HRANT DİNK'İN ANISINA

 

 

Hrant Dink'in katıldığı son televizyon programından:

 

"Buradayım ve kalmak istiyorum"

Öldürülmeden dört ay kadar önce "Neden"de 301. madde tartışmasına katılmıştı Hrant Dink. Bu, onun son programıydı. İşte vasiyet niteliğindeki bir tartışmadan, su gibi berrak mesajlar...




NTV'deki "Neden" programı yeni başlamıştı.
26 Eylül 2006'daki ikinci programda 301. maddeyi tartışmaya karar verdik. Başrolde, hakkında dava açılan Hrant Dink vardı.
Aradım. Diğer katılımcıları sordu. Aralarında saldırgan tipler olmadığını görünce kabul etti.
O gece, sık sık giydiği siyah çizgili kadife ceketiyle geldi.
Programda Prof. Uğur Alacakaptan vardı; Prof. Baskın Oran, Vural Savaş, Prof. Özcan Yeniçeri, Doç. Türkan Sancar...
Telefonda ise Elif Şafak...
"Neden"in onun katıldığı son program olduğunu, yaklaşık dört ay sonra kalleşçe vurulacağını bilmiyorduk tabii; ama endişeleniyorduk.
Erivan gezisinde çektiğim bir fotoğrafını çerçeveletip hediye ettim o gece kendisine...
Yayından sonra bir şeyler atıştırmaya gittik. Torunundan konuştu daha çok... Tehditlerden... Davalardan...
Erken kalktı.
Kalkarken evine davet etti.
Davete icabet edebildiğimde artık evde de dünyada da değildi.
O gün hediye ettiğim fotoğraf ise yas evinin başköşesinde duruyordu.
Öldürülüşünün birinci yıldönümünde, artık bir belge niteliği taşıyan o son programdaki konuşmasının ve hâlâ güncel olan 301. madde konusunda diğer konuklarla tartışmasının metnini burada özetiyorum.
Anısına saygıyla...

"Hem 'tartışalım' diyorsunuz. Hem beni yargılıyorsunuz"

Soru: "Bir daha dava açılırsa artık bu ülkede durmam giderim" dediniz. Gerçekten öyle mi hissediyorsunuz?
Dink: Hayır. Öyle demedim. Yazdığım, tamamen Ermeni kimliği üzerine bir yazı... Türk kimliği ile hiçbir ilgisi yok. Yazdığımdan ve niyetimden o kadar eminim ki "Buradan bir ceza çıkmaz. Çıkarsa da benim burada yaşama şartım kalmaz" gibi bir noktadaydım. Şimdi buradayım; halen de kalmak istiyorum.
Soru: Üstelik mahkumiyet çıktı.
Dink: Mahkumiyet de çıktı ama yasal prosedür tamamlanmış değil. Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurma hakkımı kullanacağım.
Soru: Mücadele sürecek.
Dink: Çünkü bu ülkede yaşamak istiyorum. Çünkü bu ülkenin demokratikleşmesi için, kendim için, torunlarım için elimden ne geliyorsa, onu yapmak istiyorum.
Soru: Peki ne değişti? Siz mi daha ağır yazmaya başladınız? Sistemin hoşgörüsü mü daraldı?
Dink: Son bir-iki yılda 301 davaları arttı. Ama bu davalar özellikle Ermeni sorununa odaklanmış durumda...
Soru: Elif Şafak'ın kitabı da, sizin mahkum olduğunuz makale de Ermeni sorunuyla ilgili...
Dink: Orhan Pamuk'un sözleri de Ermenilerle ilgili... Dikkat ederseniz Ermeni sorununa son yıllarda artan ilgi giderek mahkemelere akmaya başladı. Niçin böyle oluyor? Çünkü bu, Türkiye'nin önemli bir tabusu... Konuşulmaya başlandı ama bu tabu açılırken Türkiye kendi refleksinin ne olacağını henüz biçimlendirebilmiş değil. Bir yandan Başbakan Ermeni dünyasına meydan okuyor; "Gelin beraber tarihi araştıralım" diyor. Bir yandan da ben Reuters'a "Bu bir soykırımdır" dediğim için dava açıyor. O davet ettiğiniz Ermeniler burada size ne diyecekler?
"Bu soykırımdır" diyecekler.
Peki onları yargılayacak mısınız?
Onları yargılamayacaksanız beni niye yargılıyorsunuz?
Türkiye bu konuda bir panik noktasında... Bu paniği yeni Ceza Kanunu'nun 305'nci maddesi hazırlanırken de yaşadı. Gerekçeye önce "Ermeni soykırımı vardır" demenin suç olacağı yazıldı; sonra bunun çok yanlış bir noktaya çekileceği görüldü, Avrupa'dan itirazlar da geldi. Meclis'ten geçtiği halde gayri hukuki bir şekilde o cümleleri temizlediler ve Avrupa'ya da öyle verdiler.
Bu panik, bu konuda ne yapılacağının henüz netleşmediğini ortaya koyuyor. Oysa biz netleştirmeye çalışıyoruz. Bırakın herkes fikrini, düşüncesini açıkça konuşsun, söylesin. Göreceksiniz bunlar hiç sorun olmayacak.


 

YENİÇERİ İLE TARTIŞMA

"Mezar taşlarına dönenler, mezar olmaya mecburdur"
Dink'in sözlerini Yeniçağ gazetesinden Özcan Yeniçeri'ye soru olarak yönelttim. "'Soykırım vardır' diyenler konuşturulmayacaksa fikir tartışması nasıl yürütülecek?" dedim. Sonrası özetle şöyle gelişti...
Yeniçeri: Efendim ben de "Gökten bir göktaşı düştü, Türkiye'nin yarısı öldü" diye bir "düşünce"atıyorum ortaya... Bu ne kadar anlamsızsa, sayın Dink'in ağzını doldura doldura yaptığı "Soykırım vardır" ifadesi de bu kadar anlamsız.
Soru: Yani bunu hakaret olarak görüyorsunuz.
Yeniçeri: Tabii hakaret. Benim atamı, babamı katil olarak gösteriyor. Bir toplumu bilerek, isteyerek Ermeni olmasından dolayı, sistematik bir biçimde yok ettiğini söylüyor ki, yalan!
Bizim Ermenilerle ilişkimiz 1050 yılından başlamıştır. 1876'ya kadar Ermenilerle ilişkilerimiz son derece olumlu, son derece üst düzeyde gelişmiştir. Sadece beş sene Ermenilerle boğaz boğaza bir mücadele vermişiz, karşılıklı mukateleler olmuştur.
Dink: Ben bunların bir bölümünün doğru olduğunu söyleyebilirim. Bunda yanlış bir şey yok.
Soru: Peki burada hakaret içermeyen bir tartışma yapılamaz mı?
Yeniçeri: Bir rivayete göre benim babamın babasının dedesi, Hrant'ın babasının babasının dedesini bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen bir şekilde öldürmüş. Yani mezar taşlarına dönenler mezar olmaya mahkumdur.
Soru: Sizin bunu söylemeye hakkınız var da, Hrant'ın "Böyle değildir" deme hakkı yok mu?
Yeniçeri: Bu belgeler Tarih Kurumu belgeleri... Devlet arşivi açıyor. Bunlar oturulup tartışılabilir.
Soru: Niye tartışamıyoruz?
Yeniçeri: Ama siz "Baban katildir" diyerek söze başlayamazsınız.
Dink: Öyle bir şey demiyorum.
Yeniçeri: Sen "Soykırımcı" dediğin zaman, bunun başka anlamı mı var?
Soru: Bir tez atıyor ortaya... Siz de "öyle değildir" diyorsunuz. Ama bunu hakaret diye algılıyorsunuz.
Yeniçeri: Eğer sizin babanızı "Katil, at hırsızı" diye nitelendiriyorsa...
Soru: "Öyle demiyorum" diyor.
Yeniçeri: Efendim nasıl demiyor? Yani kendisi iyi niyetli olabilir; o kan meselesinden... "Ermeni kanı, işte Türklerden boşalacak zehirli kanı..." Orada iyi niyetli olabilir. İfade de amacını aşmış olabilir, ama söze "soykırım" diye başladığı andan itibaren, çok net söylüyorum, ben bunu hakaret, aşağılanma olarak nitelendiririm ve rencide olurum.
Dink: Ama beyefendi böyle algılamayın lütfen. Ben bunu söylerken inanın sizlere hakaret etmek için söylemiyorum.
Yeniçeri: Siz öyle söylemiyorsunuz ama dünyanın her tarafında bu böyle anlaşılır.
Dink: Hayır, siz şu anda onları değil, beni yargılıyorsunuz. Şimdi beyefendi; ben tarih hakkında konuşurken, bunu buradan bugüne ilişkin bir husumet çıkarmak ve sizi suçlamak için kullanmıyorum. Böyle algılamayın. Türkiye de savcılar da hakimler de böyle algılamasın. Ben tarih üzerine bildiğim neyse onu konuşuyorum. "Bunu bana yasaklamayın" diyorum. Karşı çıkın, bana doğru bilgi vermeye çalışın ama beni yasaklamayın ve yargılamayın. Sorun bu. Buradan çıkan bir husumet yok.

Hakaret mi fikir mi?
Yeniçeri: Hrant bey lafın başında dedi ki "Başbakan Ermenilere çağrı yaptı. 'Gelin, açalım arşivleri beraber tartışalım' dedi. Onlar buraya geldiğinde 'Bu bir soykırımdır' diyecekler ve siz onları da mı yargılayacaksınız?"
Şimdi kafada sabitlenmiş bir şey var: "Bir soykırım yapılmıştır." Hangi belge getirilirse getirilsin bu böyle kabul ettirilecektir. Bir defa konuşmaya bununla başlıyor.
Dink: Hayır öyle başlamıyorum. Ermeni dünyasında tarih böyle algılanıyor genellikle...
Yeniçeri: Doğrudur.
Dink: Ermeniler bunu bir "soykırım" olarak algılıyorlar ve siz onlarla konuşurken onlar size "Bu bir soykırımdı" diyecekler. Bunu söyledikleri için onları yargılayacak mısınız? Bütün sorun burada, diyorum.
Yeniçeri: Ama bakın, siz sonuçtan başlıyorsunuz.
Dink: Ama siz de sonuçla başlıyorsunuz. Siz de "Bu bir soykırım değildir" diyorsunuz.
Soru: Bu "Türklüğe hakaret" midir?
Yeniçeri: Hakarettir. Çok net.
Soru: Hakareti fikirden nasıl ayırt edeceğiz?

Demokratik kültür
Yeniçeri: Söze "soykırım"la başlarsanız hakarettir. Ben aşağılanmış hissederim kendimi. (...)
Dink: Bakın Vural Savaş da "Ermenilerin geçmişte şöyle, böyle emelleri vardı" türü laflar söylüyor, ben Ermeni olduğum halde bunu hakaret olarak almıyorum.
Yeniçeri: Sizin almamanız, sizin zihinsel veya psikolojik yapınızla ilgili bir şey. Benim almam da benim kültürümle ve değerlerimle ilgili bir şey.
Dink: Çok doğru bir tespit. O zaman bende olan veya sizin tahammül edemediğiniz o kültüre "demokratik kültür" diyelim isterseniz.
Yeniçeri: Niye öyle diyorsunuz? Demokrasi sizin tekelinizde mi?
Dink: Değil efendim. "Demokrasi kültürü" diyelim buna.
Yeniçeri: Bu, son derece yanlış bir kavram. Bu, demokrasi ticaretidir. Demokratiklik kavramını kendinize biçiyorsunuz, karşı tarafa "antidemokratik, faşist vs." diyeceksiniz.
Dink: Hiç bunları daha kullanmadım.
Yeniçeri: Kullanmadınız da, onun arkasında bu geliyor.
Dink: Siz öyle görüyorsunuz. Ben hiç kullanmıyorum bunları...
Yeniçeri: Bir meseleye önyargıyla başlarsanız o meseleden olumlu bir sonuç çıkaramazsınız.
Dink: Yüzde 100 katılıyorum.

"Biraz tahammül yeter!"
Yeniçeri: Aramıza lüzumsuz duvar örmeyin. Soykırım, kan, kin, nefret, intikam hislerini getirip ortamıza koyarsanız sizinle konuşamayız. Sizin elinizi sıkabilmem için, en az bin yıldır bir arada yaşadığımızı, bu sürecin içerisinde iyi ve kötü günlerin olduğunu ve kötü günlerin çok az olduğunu (kabul etmeniz lazım). Bunları yok sayarak Ermeni-Türk ilişkisini getirip iki yıla bağlamayın lütfen.
Dink: Hayır öyle yapmıyorum. O dediğiniz tarihin var olduğunu ben de biliyorum. Aynen o ifadelere katılıyorum ama şu anda biz 301 ve tahammül konusunu konuşuyoruz. Bütün mesele bu... Farklı olduğumuzu siz söylediniz: "Sen tahammül ediyorsun, ben edemiyorum" dediniz.
Yeniçeri: Doğru tabii. Siz babanıza biri "katil" dese...
Dink: Ben o zaman sizden şunu rica ediyorum beyefendi; lütfen gelin şu tahammül konusunda biraz da siz gayret gösterin, bu iş biter.
Yeniçeri: Biz tahammül konusunda yeteri kadar gayret gösterdik.

"Eleştirme hakkımı istiyorum"
Soru: Özcan bey! Hrant'a hitaben "Biz" derken Türkleri, "siz" derken de Ermenileri mi kastediyorsunuz?
Yeniçeri: Hayır. "Biz" derken aslında Türkiye toplumunu kastediyorum.
Soru: Yani "Türklüğün aşağılanması" derken siz mesela Hrant'ı Türk olarak kabul ediyor musunuz?
Yeniçeri: Tabii kabul ediyorum.
Soru: Yani Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı...
Yeniçeri: Yani bunun etnik milliyetçilikle bir alakası yok. Bir toplum ne kadar çok kaderde, kıvançta, tasada, ortak değerlerde birleşebilmişse o kadar millet olmuş demektir.
Dink: Ben evet, Türkiyeli bir Ermeniyim ve kendimi gerçek anlamda bir yurttaş olarak hissediyorum. Ama Meclis'teki son tartışmalarda, Vakıflar Yasası'yla, İlköğretim Kanunu'yla, Uyum Paketiyle ilgili muhalefet de iktidar da Türkiye'de yaşayan azınlıkları mütekabiliyet içerisinde değerlendiriyorlar. "Onların vakıflarına fazla özgürlük tanırsanız Sevr hortlar, Lozan delinir, vatana ihanettir" gibi kavramlarla aslında gerçek anlamda anayasal bir suç işliyorlar: bölücülük yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına yabancı muamelesi gösterip sanki onlar bu ülkenin rehineleriymiş gibi, "Dışarıda bizimkilere ne yapılırsa biz de bunlara aynını burada yaparız" anlayışıyla çirkin bir milliyetçi siyaset geliştiriliyor ve bu, Meclis kürsüsünden dillendiriliyor. Bir kere buna karşı koymak lazım.
Kurumları aşağılama iddiasına gelince:
Sonuçta biz yurttaşız. Devlet bizim devletimiz, o kurumlar bizim kurumlarımız... Gerektiğinde onları en ağır şekilde eleştiririz. Burada derdimiz aşağılamak değil, eleştiridir. Beraber yaşadığınız farklı kimlikleri aşağılamak ise ırkçılıktır ve bu, dünyanın en büyük suçudur. Burada Türkü aşağılamak da, Ermeniyi aşağılamak da, bir homoseksüeli ya da kadını aşağılamak da aynı derecede ırkçılıktır. Ben bu ırkçılığa karşı çıkarken kurumlar konusunda çağdaş demokrasilerdeki en büyük özgürlükleri istiyorum. Beni yönetenleri gereğinde en ağır şekilde eleştirme hakkımı kullanmak istiyorum.

 

 

CAN DÜNDAR

 

Kaynak: www.milliyet.com.tr

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !